- Üstün Öngel'e e-posta ile ulaşmak için uongel@cu.edu.tr adresini kullanın lütfen.

 

- Antidepresanlar hakkında Ayşe Arman'ın Üstün Öngel'le yaptığı 19 Nisan 2008 tarihli röportajı "Depresyon" bölümünde okuyabilirsiniz.

 

- "Sizin Yazdıklarınız" bölümüne "Bir 'Yaşamına Sahip Çıkma' Öyküsü" başlıklı yeni bir yazı eklendi.

 


 - Röportaj: Antidepresan eşittir çağdaş muska 
 
 

Ayşe Arman                        19 Nisan Cumartesi, Hürriyet Cumartesi Eki

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8737775.asp?yazarid=12

Antidepresan eşittir çağdaş muska

Sosyal psikolog Üstün Öngel... Farklı bir ses. Sivri bir ses. Adana’da kurduğu Psikolojik Yardım Derneği Türkiye’nin ilklerinden... Çevresinden çok övgü alıyor... Ailelere ve çocuklara evde destek programı uyguluyor...

Çok sıkı bir iş yapıyor. Aynı zamanda da antidepresanlar hakkında sert görüşler öne sürüyor. Adam kafadan karşı! Ve kafa atıyor! Kime? Psikiyatriye ve psikiyatristlere. İlaçların sorunu çözmediğini, üstünü örttüğünü iddia ediyor. O, öyle düşünüyor. Ama mutlaka karşı görüşte olanlar, farklı düşünenler de vardır. Bu sayfa onlara da açık. Önümüzdeki günlerde "Hayır kardeşim antidepresan faydalıdır!" diyen psikiyatristlerle de konuşmak isterim...

Depresyonda ilaç kullanımı çok mu yaygın?

- Hem de nasıl. İnkárın kol gezdiği, bilincin mumla arandığı bu dünyada, ilaç, elbette en büyük kolaycılık. İlaçla yasadışı maddeleri ayıran tek şey, birinin doktor eliyle reçete edilmesidir.

Siz ikide bir doktorların depresyonun d’sini gördüklerinde ilacı dayadıklarını söylüyorsunuz...

- Evet çünkü öyle yapıyorlar! Biz de bu çağdaş üfürükçülerin, doktor olduklarını sanıyoruz. Antidepresanlara ve genel olarak psikiyatrik ilaçlara da "çağdaş muska" diyebiliriz. Psikolog Kirsch üşenmemiş, tüm gizli arşivlere ulaşmış ve bulmuş: Ha boş tablet -plasebo- almışsın, ha antidepresan. Gerçekten de ilaç, sorunu tedavi etmiyor, sorunun üzerini örtüyor. İlacı bıraktığında -ki bir gün bırakıyorsun- sorunlar daha büyümüş olarak karşına çıkıyor.

Antidepresan kullanımı giderek artıyor mu, sizin böyle bir tespitiniz var mı?

- Türkiye’de 3 yaşında çocuklara bile verdiklerini görüyorum maalesef. Artıyor ve artacak da. Bu gidişin önüne geçilemez. En azından böyle bir sonucu görmeye benim ömrüm yetmez.

Ne demek istiyorsunuz? İlaç yazan bütün doktorlar kötü niyetli mi? Bu ilaçların hiç mi faydası yok?

- Klasik bir lafla cevap vereceğim: "Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir."

Bu ilaçların, hafifi, ağırı var mı?

- Ağırı var tabii. Felç edeni var, öldüreni var, intihar ettireni... Ama beynin neresine, hangi spesifik noktasına nasıl etki ettiği konusunda bilimsel kesinlik taşıyan bir araştırma yok.

Benim gördüğüm bir sürü insan Lustral alıyor. Ne gibi bir zararı olabilir ki?

- Daha önce de söyledim. Bu ilacın fizyolojik olası zararından çok, inkárı pekiştiriyor olması önemli. Antideprasan alınca kimse kendisiyle, yaşamıyla yüzleşmiyor, yüzleşemiyor, herkes kaçak...

İlaç nelere yol açıyor peki? Tepkisizlik mi? Sinirlenmemek mi?

- Evet. Mesela tecavüze uğramış ve içinde ciddi bir kızgınlık olan biri kuzu gibi oluveriyor. "Küntleşme" gerçekleşiyor. İlaç alırken bana gelenleri hemen tanırım. İfadesiz bir surat. Kapalı ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bomba gibi tehlikeli...

İlacın insanın içindeki şiddeti artırdığına dair iddialar da var...

-Ne iddiası, bunlar araştırma bulgusu! Psikiyatrist David Healy 2000’den beri yaptığı sayısız araştırmayla bunu kanıtladı. İntihar ve yıkım eğilimi belli bir grup antidepresan kullananlarda tam 6 kat artıyor.

Sizin bildiğiniz böyle vakalar var mı?

- Geçen yıl Adana’da 15 yaşında bir kız, antidepresanları kullanmaya başladıktan bir hafta sonra intihar etti. O gençte daha önce de intihar eğilimi olabilir. Ama duyguları bunu yapmasını önlüyordu. İlacı aldığında, hem duygusuzlaşıyor, hem de ilaç onu harekete geçiriyor. Herhangi anlamlı bir amaç yok yaşamında, o da düşündüğü tek şeyi duygusuzca gerçekleştiriyor, intihar ediyor.

Bu son Başak olayında, genç kız, ilaç yüzünden cinnet geçirip annesini öldürmüş olabilir mi?

- Buna cinnet demek doğru değil. Annesiyle bir kaç saat önce tartışmış, odasına çekilmiş birinden söz ediyoruz. İlacın etkisi bence çok açık. Tam da psikiyatrist David Healy’nin sözünü ettiği durum. O kız ilaç altında olmasaydı, anlamlı bir psikolojik yardım almış olsaydı, anne-babasının ona yaşattığı kábustan kurtulmanın doğru yollarını bulabilirdi...

Başak olayında durum nedir: Zaten sorunluydu. Bir an geldi gözünü mü karartı? O normal bir insan, bir anda kendini kaybetti. Mi?

- Ailesinin ve psikiyatrinin kurbanı o...

 

HERKES KAÇAK

Depresyon nedir, hastalık mı?

- Eski çağlardaki hayalet hikáyeleri gibi... Hayaletler ne kadar gerçekse, bir hastalık olarak depresyon da o kadar gerçek! Herkesin duygusal çöküntüleri, zorlanmaları, şıkışmaları, iç sıkıntıları olabilir, oluyor. Kimi gelip geçiyor, kimi uzun sürüyor, kimi arkadaş desteğiyle çözüm buluyor, kimi profesyonel destekle, kimi aşkla geçiyor, kimi de tam tersi aşkla daha da beter hale geliyor! İnsanın bin bir türlü halini, hastalık kategorisine hapsetmek bence insanlık suçu! Bırakın depresyonu, "şizofreni" dedikleri şeyin bile, hastalık olup olmadığı, hatta "ne" olduğu tartışmalı...

Çok sert bir yargı değil mi bu? Siz psikiyatriye karşı mısınız?

- Evet karşıyım! Tamamen bilim dışı olduğu düşünüyorum. Ellerinde depresyonu teşhis etmek üzere davranışsal ve duygusal semptomlar listesi var, ki o liste tıbbi bir liste değil, o listeye bakıp ilacı dayıyorlar. Oysa depresyon teşhisinin tıbbi tahlille, beyin inceleme teknikleriyle hiçbir alakası yok...

Hoppalaaa...

- Evet. Bu listedeki birinci belirti isteksizlik. İsteksizsen, depresyonda olabilirsin! Yok ya! Bakın, bunların hepsi insanlık hali. Ben zaten depresyon yerine "özgüven sarsıntısı" demeyi tercih ediyorum. "Özgüven sarsıntısı" da özellikle Batı’nın başarılı olma takıntısıyla besleniyor. Bizde de durum farklı değil, büyük şehirlerde depresyon, başarı hırsıyla kol kola geziyor.

Peki panik atakın depresyonla bir akrabalığı var mı?

- Panik atak, hepimizin aşırı kaygı diye yıllardır bilip konuştuğu şeyin, hastalığa dönüştürülmüş hali. Panik atakla yani "aşırı kaygı", depresyon yani "duygusal çöküntü" aynı şey değil ama evet birbiriyle ilişkili. İkisi de kendine yabancılaşmanın bir sonucu. Ama bu psikiyatrik kategorilerin hiçbiri, o insanın gerçekte ne yaşıyor olduğunu anlamamıza yardım etmiyor. Psikiyatrinin önceliği de anlamak değil zaten. Bu hastalık kategorileri, ilaç reçete etmeye hizmet ediyor. Demek istediğim şu: Psikiyatrinin hastanın derdiyle merdiyle gerçekten ilgilendiği yok, ilaç yazıyor sadece...

Depresyon ya da sizin deyiminizle "özgüven sarsıntısı" neden bu kadar yaygın?

- Eskinin hayat mücadelesi içinde böyle bir şeye yer kalmıyordu. Şimdi yaşam, eskiye göre daha kolay, ama çok daha karmaşık. İletişim olanakları o kadar yaygın ki, artık herkes daha fazlasını istiyor, daha iyi bir hayat arzuluyor. Eskiden ezilen kadın, kaderine kısmen razıydı, şimdi işler değişti hayatına sahip çıkmak istiyor, fakat zorlanıyor. Aşılması kolay olmayan engeller var önünde. O yüzden depresyona giriyorlar. Erkeklere gelince, onların dünyasında hırs, rekabet gırla gidiyor. Erkekler, açık etmeden, deyim yerindeyse yiğitliğe bok sürdürmeden, gizlice yaşıyorlar depresyonlarını. Kadınlar da bu erkek dünyasına eklemleniyor, ama kendini bularak değil, kaybederek ilerliyor. Tabii sonrasında da ağır bedeller ödeniyor...

Depresyon daha çok büyük şehirleri mi vuruyor?

- Evet. Büyük şehirlerin cehennemi de büyük! İç bütünlüğünü kuramamış, bulamamış, bulur gibi olmuşsa da kaybetmiş insanlar sıkıntı yaşıyor. Ve bu durumdan en çok çocuklar zarar görüyor. Hiperaktivite ile damgalanıyorlar. Bu da yaratılmış bir başka hastalık. Bu çocukların anne babaları, özellikle annelerin büyük bir çoğunluğu depresyon benzeri durumlar yaşıyorlar. İşte o anne-babalar, intihar eğilimini arttırdığı tescillenmiş antidepresanlar kullanıyorlar. Çocukları ise ölümcül riskler barındıran kokain eşdeğeri ilaçlar içiyorlar.

Depresyonun üstesinden gelinebilir mi?

- Elbette. Önce farkında olacaksınız. Sonra geçmişten bugüne yaşadıklarınızı ve kendinizi kabul edeceksiniz. Bilinç geliştireceksiniz. Yaşam biçiminizi değiştirme gayreti göstereceksiniz. Bunun için emek vereceksiniz. İnsan, bilinci ölçüsünde sorunlarına çözüm bulabilir. Bu bilinci kendi başına da oluşturabilir, profesyonel destekle de. Profesyonel destek için şimdilerde İngiltere ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere, özellikle çocuk, ergen ve gençlerde psikolojik destek öneriliyor. Yani psikoterapi...

Ben mesela, depresyona girip girmediğimi nasıl anlayacağım? Bir insan depresyona farkında olmadan girip çıkabilir mi?

- İnsan farkında olmadan bir sürü şey yaşıyor, yapıyor! İnsan, kendini tanımalı. Çünkü bu çok kolay bir şey değil. Güçlü yanlarını, zayıf yanlarını, geçmişten bugüne kişiliğinin hangi etkilerle oluştuğunu, kim olduğunu öğrenmeli. İnsan olmak, asgari bir emek gerektiriyor, bu emeği vermekten söz ediyorum. Hayat, elbette inişlerle çıkışlarla sürüyor, düz bir çizgide yaşayanımız var mı? Neden süreç olarak yaşamı, iyi ve kötü halleriyle kabullenmiyoruz? Nedir bu sürekli mutlu olmak, başarılı olmak, yukarda olmak, kazanmak takıntısı!

Bir dakika, bir dakika "gizli depresyon" diye bir şey yok mu?

- Kendi durumunu, yaşadıklarını inkár bu aslında. Erkeklerde daha belirgin bu durum. Diplere inmeyi kendilerine yediremiyorlar. Depresyon denilen şey, hep bu inkarla oluşuyor, inkarla besleniyor. Durumunu inkár edenler dünyasında ilaç, hiçbir iç muhasebe yapmaya gerek duymadan, bir şeylerin çözümünü vaat ediyor. Yanlış olan bu vaat. Tehlikeli, riskli hatta ölümcül olabiliyor.

Seks, depresyona iyi gelir mi?

- Sadece bedensel bir faaliyet olarak seks, hayır iyi gelmez. Dürtülerin doyurulduğu "performans" odaklı bir etkinlik olarak, bazen sorunu artırır bile. Çünkü iç bütünlüğün daha da kaybolmasına sebep olur. Örneğin, bir takım "uzman"ların, "Haftada şu kadar sayıda cinsel ilişki sağlıklıdır" gibi ifadeleriyle karşılaştığımda, benim böğrüme bir şey saplanır. Cinsellik, tensel-duygusal-düşünsel bir büyük buluşma olmaktan çıkarılmış, iki bedenin birbirini tatmin objesi olarak kullanmasına indirgenmiş durumda maalesef. Haa ama eğer ilişkiyi soruyorsanız, iyi gelir. Arada aşk varsa seks, iki insanın bir bütün olarak nefis bir buluşmasıdır ve çok iyi gelir...

 

ANTİDEPRESANIN İNANÇ ETKİSİ

Irving Kirsch ise antidepresanların "plasebo"dan farkı olmadığını buldu. Basında da geniş şekilde yer bulan Şubat 2008 tarihli son araştırması bu ilaçlara bu koşullarda başta onay verilmemesi gerektiğini vurguluyordu. Plasebo (boş tablet) verildiğinde insanların iyileşmesine, kısaca "inanç etkisi" de denebilir. Tüm ilaçlarda yüzde 20-30 arasında plasebo etkisi görülür. Antidepresanlarda bu oran yüzde 85’e kadar çıkıyor.

ANTİDEPRESAN

İNTİHAR/ SALDIRGANLIK EĞİLİMİNİ ARTIRIYOR

Antidepresanlarla ilgili en önemli kırılma noktası İngiliz psikiyatri profesörü David Healy’nin yaptığı araştırmalar oldu. Healy, intihar eğilimini azaltıyor diye reçete edilen SSRI (serotonin geri alımı engelleyicileri) grubu antidepresanların, aksine intihar/saldırganlık eğilimini artırdığını buldu. Haziran 2001’de gazetelerde, Amerika’da ilaç firması GlaxoSmithKline aleyhine sonuçlanan 6.4 milyon dolarlık davanın haberleri yer alıyordu. Firmayı, Don Schell’in damadı dava edilmişti. Don Schell, tabancasıyla önce eşini, sonra kızını ve torununu öldürmüş, ardından da kendini vurmuştu. Bu trajik olaydan iki gün önce, Schell’e, uyku problemi . . . Devamı

 - Psikiyatrist İtirafları: Ayşe Arman'ın Psikiyatri Derneği Başkanı ile yaptığı röportaj  

Ayşe Arman                        3 Mayıs Cumartesi, Hürriyet Cumartesi Eki

 

AYŞE:Hastanın beyin kimyasının bozulduğunu hangi testlerle anlıyorsunuz?

DOKTOR:Test yapamıyoruz. Araştırmalar var, ona göre ilaç yazıyoruz…

Evet, hoş geldiniz! Konumuz yine antidepresanlar. İki hafta önce söz psikologlardaydı. Şimdi psikiyatristlerde. Konuğum Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkanı Dr. Şeref Özer. Önemli bir konuda, son derece samimi konuştu, kendisine teşekkür ediyorum.

Depresyon nedir? 2 artı 2 eşittir 4 gibi bir tarifi var mı?

- Bu konuda, psikiyatrinin yapısıyla ilgili sorunlar var. Diyelim ki zatürree oldunuz. Ateşiniz yükselir, lökositiniz artar, sırtınız ağrır. Akciğer filmi çektirince de çıkar bir şeyler. Ama psikiyatrik rahatsızlıklar öyle değil, tanımlanması kolay şeyler değil. Psikiyatri alanında 1950’lere kadar herkes kendi kafasına göre takılmış. Biri “Bana göre depresyon budur” demiş, öbürü “Hayır o şizofreni!” demiş. Bu bir sorun haline gelince de, ortak bir dil arayışı başlamış ve sınıflandırma sistemleri geliştirilmiş. Bugün bütün dünyada, yaygın olarak kullanılan iki sınıflandırma sistemi var. Biri Amerikan Psikiyatri Birliği’nin oluşturduğu DSM, diğeri de Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı İCD sınıflandırması. Biz psikiyatristler, hastalıkların tanılarını bu sınıflandırmaya göre yapıyoruz.

Siz hangi hastanıza “Sen depresyondasın” diyorsunuz?

- Her isteksiz olana, her canım sıkılıyor diyene “Depresyondasın!” demiyorum tabii. En somut belirtisi, yakındığı şeylerin, günlük hayatını bozmaya başlaması. İşe gidemez oluyorsa, çocuğuna bakamıyorsa, ev işlerini yapamıyorsa, bunun adı depresyondur.

İşleri bozulmuş ya da iflas etmiş bir adam. Mutsuz, yataktan çıkmak istemiyor…

- Hemen depresyon demem. Ne zaman derim? 15 gün boyunca yataktan, hatta evden çıkmıyorsa, sorunları çok fazla ama çözmek için çaba harcamıyorsa, tamamen ümidini yitirmişse, yemeden içmeden kesilmiş, kilo vermiş ve intihar etmeyi düşünüyorsa, hatta planlar yapıyorsa, gazla mı yapsam, iple mi diye… İşte o zaman depresyon derim.

Peki bu adam, bu depresyonu ilaçsız atlatamaz mı yani…

- Bazıları atlatıyor, bazıları atlatamıyor. Biraz da yapısal özelliklerle ilgili. Bu hastalıkların genetik geçişleri var. Tabii sosyal destek de çok önemli. Bazı insanlar o destekle toparlanıp hayatına devam edebiliyor ama bazıları edemiyor.

Beyin kimyasında ne tür değişiklikler oluyor ki, ilaçla düzelmesi gerekiyor?

- Depresyonda nörotransmitter denilen bazı beyin hormonlarının rolü olduğunu artık biliyoruz. Serotonin, dopamin, vesaire gibi. Hepsinin belli fonksiyonları var, iç içe çalışıyorlar. Bu sistemlerden birisi bozulduğu zaman da rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Dopamin hormonu çok fazlalaştığında şizofreni ortaya çıkabiliyor. Serotonin azaldığı zaman da ya panik bozukluğu yaşıyorsunuz, ya da depresyona giriyorsunuz. Ya da obsesif kompulsif oluyorsunuz.

Peki hastanın beyin kimyasının bozulduğunu nasıl anlıyorsunuz? Ne tür testler yapıyorsunuz?

- Ne yazık ki test mest yapamıyoruz. Çok pahalı. Biz bize gelen insanların beynindeki kimyasal değişiklikleri de göremiyoruz. Böyle bir alet yok. İnşallah bir gün olacak. Bizim elimizde araştırma sonuçları var. O sonuçlara göre ilaç veriyoruz ve eksik olduğunu düşündüğümüz hormonu yerine koyuyoruz.

Bana yazan bazı okurlarım antidepresan kullandıklarında eskisi gibi tepki veremediklerini söylüyorlar…

- Evet olabilir. Bazı insanlarda böyle yan etkiler oluşabilir. Ama unutmayın ki, “Hayattan zevk almaya başladım, keyfim yerine geldi, yok olmak üzereyken hayata yeniden döndüm” diyenler de var.

Bir sürü okur da, 10 dakikalık konuşma sonrasında kendilerine ilaç yazılmasından şikayetçi.

- Haklılar. Psikiyatrik muayene, ayrıntılı yapılması gereken bir şey. En az 45-50 dakika sürmesi gerekiyor.

Neden 10 dakikada bittiği oluyor peki?

- Sağlık sistemi ile ilgili bir sorun. Çünkü psikiyatrist sayısı sınırlı, hasta çok. Türkiye’de olması gerekenin yarısı kadar psikiyatrist var. O zaman ne oluyor? Günde 80 hasta kapıya dayanıyor. İdareciler, “Bu 80 hastaya da bakılacak!” diyor. Buna da vakit yok. Yoksa tabii ki her şeyi ayrıntılı dinlemek gerekiyor. Karşınızdaki hastanın nasıl bir dünyadan geldiğini, ailesini, sosyal ilişkilerini, yaşamını dinlemelisiniz ki, o hasta hakkında tam bir fikre sahip olasınız. Ama öykünün tamamını alacak vakit . . . Devamı

 - F tipi psikologluk 

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6797

F tipi psikologluk

2000 yılından bu yana, tecrit tipi hapishanelerde mahkumlarla birtakım psikolojik görüşmeler yapılıyor ve Sicil ve Müşahade Fişi adlı bir envanter kullanılıyor

04/03/2007 

ONUR GÜLBUDAK

Bir disiplin olarak psikoloji pek masum görünür. Her ne kadar "psikolojik" ifadesinin mustarip olduğu korku ve endişe algısı, toplum için önemli bir önkabulse de, dahası "psikolog" figürü, mahremiyete bağlı direnci kıran, zaafları görmeye ve yüzüne çarpmaya muktedir olan bir "risk" olarak düşünülse de, kendi başına 'psikoloji' kavramı, sağduyu, selamet, metanet, başarı, verim, iyilik, güzellik, hoşluk tabloları ile anılır. Psikologlar, toplumun aklıselim ve anlayışlı unsurları olarak, sosyal terazinin herhangi bir kefesine konulmaz; . . . Devamı

TÜM HABERLER  
 

BUGÜN


FOTO GALERİDEN
- -




ANKET

   
Sonuçlar alınıyor lütfen bekleyiniz...
 
İSTATİSTİKLER

  Bugün hit: 12
 
  Toplam hit: 84060
 
 
    Gara Tasarım - 2006   Sayfa 0.016 saniye'de oluşturuldu.  
Anasayfa  |  Haber Arşivi   |  Etkinlikler  |  Foto Galeri
Ziyaretçi Defteri   |  Hakkımızda  |  İletişim